SENDİKACILIĞIN MİLLİYETİ OLMAZ.

1950'lerde köyden kente göç ile başlayan proleterleşme hareketlerinde yığınlar iki kola savrulur. Birinci kol, sosyalist/komünist fikirlerin önderliğinde sınıf farklılıklarının bilincinde, 1960'lardan bu yana burjuva ile proleter sınıfının çıkarlarının birbirine zıt olduğunun farkına varmış ve bu farkların kapanmasının yolunu sermayeyi ve üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran kapitalist sistemin karşısında teorik ve eylemsel olarak mücadele etmek olduğunun bilincinde olan işçi sınıfı kitlesi. 

Onun karşısında ki yapılanma ise "milliyetçi toplumcu sendikal sistemdir." Bu sistem Türkiye'de MHP'nin , İtalya'da Mussolini'nin , Almanya'da Hitler'in tercih ettiği bir devletçi sendikal  yapılanmanın özellikleridir. 

Türkiye'de bu sendikal yapılanma 1960'larda Türkçülük ve ülkücülük ile ifade edilmiş "millet ve milliyetçilik" kavramları bu sendikalaşmanın içerisine rol oynamıştır.

Kapalı, tek tip ,sınıf mücadelesinin olmadığı, devlet merkezli bu yapılanma sermaye sınıfı ile işçi sınıfının bütünlüğünü "milletin" ortak değeri kabul etmiş sendikal tiptir.  Ancak bildiğimiz üzere sermaye, ancak işçinin haklarını sömürdüğü, sendikal haklarından vazgeçirdiği sürece sistemde sistemde kendisine pazar bulur ve rekabet edebilir. 

Bu sendikal yapılanma sınıf çatışmalarını perdeleyen, sözde işçi hakları ile sermayenin haklarını eşit derecede birbirine bağlı gören,  işçi sınıfının haklarını  "milli devletin" eline vermiş, burjuva sınıfının insiyatifine sunulmuştur.  Musolli'ninin sendikal yapılanmasında bütün bireyler "devletken" ve buna  feda edilirken, Türkçü/ülkücü sendikal yapılanmanın hedefi "milli üretimdir."  Yani iki yapılanmada da emekçi sınıfın çıkarları bir bütüne bağlanarak yok sayılmakta ve sınıfsal farkların olmadığını,  hepsinin sözüm ona aynı gemide olduklarının propagandasının yapılması önemli rol oynamaktadır. Böyle bir sendikal yapılanma emekçi sınıfın çıkarlarını sermaye sınıfının çıkarlarına kurban etmek ve aynı zamanda burjuva sınıfının karşısına çıkacak olan başka sendikal görüşleri "öteki" ilan edebilecek kozları elinde bulundurup işçi sınıfını sessiz bırakmaktır.  Burjuva  toplumunda sömürüsüz bir toplum hayalperestliktir. Ancak bu şekli ile bazı maskeler altında  baskılandığı ve saklandığı ölçüde geçerliliğini koruyarak sisteme enjekte edilebilir. 

Ancak millet kavramları kullanılarak emekçi patronlara feda edilebilir,  "sermayenin" servetinin artması bir sosyal bir ödev sayılabilir.  Milliyetçi toplumcu sendika ve işçi; 

'Ben milliyetçiyim, bu topraklar üzerinde ihanet planlarını hazırlayanların ölümüyüm' demeyi kendine hareket düsturuedinmeli;  'Türk emeğinin Ergenekon'da demir dağları eriten ilk körük nefesi, fezaya gönderilecek füzelerin dehasıyım' demeli ve gerçekleştirmeyi kendine en şerefli bir vazife, milli bir görev bilmelidir".  Yani emekçileri sınıflara değil, ırklara bölerek hem sistemi perdeleyecek hemde masalsalsı motifler ile ülke içi ve dışı farklı kabul ettiği emekçileri kendine düşman edinmeyi bir gurur bilecektir. 


1960-1980 ve günümüzde savunulan bu düşünceler olayın köküne inilmiş bir çözüm değil, sınırları ve faşist ideolojiyi kabul etmiş, sistemle içli dışlı, hiçbir şeyin farkında olmadan uyutulan birer emekçi yığını oluşturma çabasıdır.




                                                      

Yorumlar

Popüler Yayınlar